Bakmayın öyle Gürcü dediğime, milliyeti değil ismi Gürcü, telefonda kendisini Gülcan diye tanıtırken, arkadaşımın “sanırım Gayrimüslim hanımefendi”, demesi bile, bana, bu zamanda insanların aidiyetlerini gizlemeye ihtiyaç duyabileceklerini düşündürmemişti.
Haliç’i yukarıdan gören yokuşun başındaki sokaktaydı evleri, daha araba kapıya yanaşırken yüzünden okunan tedirginlikle Gürcü açtı kapıyı, asaletinden hiçbir şey eksiltmeyen bir tedirginlikti bu, arkasından mavi boncuk gözleriyle belirdi Leon, ürkekliğiyle tam bir eski İstanbul beyefendisiydi.
Etraftan bir şey gizlermiş gibi aceleyle eve davet ettiler bizi, eski, tahta döner merdivenlerden çıkarken, hala böyle evler kaldı mı diye hayretimi gizlemeye çalışırken, üst katta karşılaştığım manzarayla saklamak istediğim her şey ortaya dökülmüştü sanırım.
Kapının tam karşısındaki duvarda, küçükken babaannemin evinde de gördüğüm; eski, küçük çok amaçlı tahta bir dolap asılıyordu, sağda gelişigüzel tahtalarla bölünmüş, betondan yapılma tezgahıyla tek kişinin güçlükle sığacağı bir mutfak , rastgele seçilmiş bir yere el yıkamak için konulmuş küçük bir lavabo ve son olarak birbirini dik kesen, iki eski demir somyanın olduğu, diğer kısımdan tahta kemerlerle ayrılmış bir oda..
“Ben de Tito’cuyum” dedi, Gürcü “Babam Kürt, annem Musevi”
Şaşkınlıkla ‘ne işin olur senin onunla’ dedik art arda, güldü, takiyye yapıyordu, anladık. “Ondan görünmemiz lazım” dedi, sözleri sanki eski yakın geçmişten dersler çıkarmış gibiydi.
“Urfa Siverek’liyim” dedi, “Saklamayacağım Museviyim”, kanımız çekilmişti, bilmem kaçıncı yüzyılda bilmem kaçıncı kez insanlığımızdan utanıyorduk. Museviliğin saklanacak bir şey olmadığını anlatmaya çalışmamıza mı yanalım, yoksa; biz Musevi olduğunuzu saklamanız gereken insanlardan değiliz, müsterih olun demeyi düşünmemize mi dertlenelim bilemedik.
“Allah Tito’nun belasını versin” deyince biraz rahatladılar.
“Siverek’de Musevi çoktur,” dedi “eskiden daha çoktu ama zamanla İstanbul’a geldik, aslımız Halep’e dayanır, çok iyi Arapça konuşurum,” şaşırdık, “Kürtçe ve Arapça’m çok iyidir”
Sadri Alışık gibi “Bey abim” diyerek lafa katıldı Leon, “Benim ismim Leon, Aslan yani, aslan demektir Leon”, Sadri Alışık, rahmetli olmasa, ya da karşımda Leon konuşuyor olmasa kendimi Yeşilçam’da zannedebilirdim, içten bir tebessümle gülümsedim, O devam etti
“Saklamayacağım, al bak burada kimliğim” diye fi tarihinden kalma kimliği bana doğru uzattı, o anki ruh halimi anlatmak için lügatta bir kelime var mı bilmiyorum, ilk kez bir kimlik görüyormuş gibi tedirgin oldum, şimdi düşününce tedirginliğimin bu yüzyılda insanların kimliklerini gösterme ihtiyacı hissetmesinden kaynaklandığını daha iyi anlıyorum, halbuki alt tarafı ‘Dini’ bölümüne ‘Müslüman’ yazmıyordu hepsi bu! Sağ tarafımdan uzanan başka bir kimlikle son bulan dalgınlığım, hayatlarının son baharında tanıdığım bu iki tatlı ihtiyarın hikayesini yazma fikriyle küçük bir heyecana dönüşmeye başlamıştı.
Gürcü’nün kimliğini de gördükten sonra onlar anlattı biz dinledik,
“Karı-koca mısınız?”
“Evet”
“Doğma büyüme İstanbul’luyum” dedi Leon, “karton kutu işi yapardık,”
“Güllüoğlu’nun kutularını biz yapardık” diye katıldı Gürcü,
“Nerde?”
“Antep’te”
“E bu adam İstanbullu?”
“Ben gelmem İstanbul’a, sen gel dedim, ben orda konfeksiyon işi yapıyordum, İstanbul’a mal almaya geliyordum, arkadaş tavsiyesiyle tanıştık” dedi Gürcü
“Burayı neden satıyorsunuz?”
“Kadıköy’de kiralar 20-30 bin, artık buradan aldığımız kiralarla orada yaşayamıyoruz, bu yüzden burayı satıp orada ev alacağız.”
“Emekli değil misin?”
Lafa karıştı Leon, “Yapamadım onu emekli, dinlemedi sözümü bey abim, gel seni emekli edeyim dedim ama…” kafasını pişmanlıkla sallamaya devam etti,
“Keşke gelmeseydik Antep’ten, her şeyi yedik bitirdik, bir tek bura kaldı, babasından..”
“Bunlar daha iyi günlerimiz” dememe kalmadan
“Babam bu memleket bir … muhtaç olacak oğlum derdi”, diye destekledi Leon, “Seni sevdim bey abim, bana benziyorsun sen, çok konuşmuyorsun.”
mahcubiyetle gülümseyip teşekkür edebildim sadece, “Çocuk var mı?” diye devam ettim,
“Var, Fransa’da yaşıyor” dedi Gürcü
“E alsın sizi de oraya”
“Bu yaştan sonra kimseye güvenip düzenimi bozamam”
Dikkat çekecek kadar realist bir sözdü, insanın evladına dahi güvenerek hareket etmemesi gerektiği felsefesi çağın ruhuna da pek uzak sayılmazdı. Hafif öksürünce, su vermek için yaşından beklenmeyecek çeviklikle yerinden kalkıp dolabın kapısını açtı Leon, “O su soğuk içmem, boğazlarım iyi değil” dedikçe de, “Bari bir yudum al” diye ısrar edip durdu.
“telefonla konuşurken şivenden anlamıştım Gayrimüslim olduğunuzu” diye lafa katıldı arkadaşım, “ama bu Gürcü ne?” diye sordu gülümseyerek,
“Babamın işleri işte, sanki başka isim yokmuş gibi” diye gülümseyerek karşılık verdi Gürcü abla
‘Biz artık müsaadenizi isteyelim, tekrar telefonlaşırız’ deyip kalktık, ‘aşağı kadar zahmet etmeyin’ desek de, yaşlılıklarına aldırmadan ve yaşlarından büyük nezaketleriyle alt kapıya kadar yolcu ettiler bizi.
Arabaya binip, kapıları kapattıktan sonra bir an birbirimize baktık,
“Ne kadar acı değil mi,” dedim
“İnsanlar kimliklerini söylemekten çekiniyor.” dedi, “Tıpkı bizim gibi..”
“Oraya girme” dedim.
Hareket ederken, Gürcü abla ve Leon hala içeri geçmemiş, bize, adabı muaşeret kurallarından, misafir uğurlamanın uygulamalı dersini veriyorlardı adeta.
Unutmadan, İki bin yirmi üç Yugoslavya’sının, Tito rejiminde yaşanan hikayeyi anlatan bu yazının, günümüz gerçek kişi ve kurumlarla uzaktan, yakından ilgisi ve dahi alakası bulunmamaktadır, zorla irtibat ve iltisak kurulması halinde ise yazarı olan bendenizi bağlamamaktadır.

Yorum bırakın