Tartışmanın temeli doğru tektir felsefesi üzerine dayansa da, ‘gerçek’ de payına düşeni alıyor.
Peki nedir doğru? TDK’ya göre, “Bir ucundan öbür ucuna kadar yönü değişmeyen” yani ‘Elif’ gibi, dümdüz, başı neyse sonu da o. Fakat şu tanım daha göz alıcı “eğri ve çarpık karşıtı”, bir duruşu var hani, doğru söylemiş de dokuz köyden kovulmuş misali.
Ama olayın gelip bağlandığı tartışmanın düğümlendiği asıl nokta ‘hakikat’, evet doğrunun hakikat tanımı, yani gerçek.
E bu hakikat meselesi nedir o zaman, biricik midir, ya da kişiden kişiye değişir mi?
Kişiden kişiye değişen şey hakikat olabilir mi, ve bu; aklımıza hatta ruhumuza sirayet etmiş olan hakikat kalıbının kutsiyetini yitirmesi değil midir?
Bir örnekle açarsak, bir insanın kötü olması onun sevilmesine engel midir, yıllar önce düşmüştü bu soru aklıma, eğer ilk soruyu zihninizde cevapladıysanız ve cevabınız evet ise, o zaman iflah olmaz bir yalancıyı sevdiğinizi düşünün, veya bir kumarbaza aşık olduğunuzu, ya da önüne gelen herkesi dolandıran bir dolandırıcının annesi olduğunuzu, şimdi cevabınızı hayır olarak değiştirdiyseniz, yeni sorumuz; insanın kötü olanı sevmesi doğru mudur?
Tam da bu noktada Nietzsche yetişti imdadıma ve bence artık sizin de imdadınıza, “sevgi ile yapılan şey her zaman iyiyle kötünün ötesinde yer alır.”
Bu durumda sevgiyi konudan ve her şeyden bağımsız bir kutsal olarak mı ele almamız gerekir?
Yani sevginin gücü her şeye yetip, tüm olmazları oldurup, bütün sorunları çözünce mesele kendiliğinden ortadan kalkıyor mu?
Bir başka örnekle devam edersek, hırsızın sevildiği yeri görüp duyanınız var mı, ‘yok’ demeye hazırlananlara, türküsünün bile yazıldığını söylerim, lafları esirleri olmaya devam eder. “At martini Debreli Hasan”, aklıma ilk gelenlerden, Hekimoğlu, Köroğlu diye devam eder giderim. Böyle eşkıyalara da hırsız denmez be, diyecekler için bir kez daha şeytanın avukatlığı müessesesi devreye girip, “kim demiş hırsızdan çalanın hırsız olmadığını” diyebilir, böylelikle bu konuda bir münazara yarışmasında yerini alabilir.
Hırsızlığı hastalık haline gelmiş kişilere, hırsız mı hasta mı denmeli? Onlara hasta demek bir suçu örtbas edip ortadan kaldırmak değil midir, ya da bir hastaya hırsız demek ne kadar ‘doğru’? Vicdan, insaf ve insanlık bunun neresinde? Fakat bu tutumun merhameti dahi, yaşanmış somut olayı bir ‘gerçek’ olmaktan çıkarabilir mı?
Sunduğum birçok örnek ve sunabileceğim dahası var, fakat siz bu fikirlerin neresindesiniz, ya da bitaraf olarak bertaraf mı olmak istemektesiniz, diye bir siyasi gönderme yapabilirim, ama bunun ne yeri ne de sırası.
Peki o halde sizin doğrunuz hangisi? Karşı tarafın doğrusu mutlak ve kati suretle yok edilmesi gereken bir düşman kuvveti mi yoksa doğrular bir arada da yaşayabilir mi? Aksi halde ‘karşı taraf’, sizin doğrunuza açık olmak zorunda mı, ya da doğrunuz doğru mudur?
Son tahlilde, ‘doğru birdir, tektir değişmez’den yola çıkmak isteyenler için, ‘gerçek ile doğru farklı şeyler mi ya da olabilir mi’ diye bir durak daha olduğunu hatırlatmak isterim.

Yorum bırakın