İnsan bazen kendisine olan saygısını kaybedebilir, bu bazen uzun bir zaman da sürebilir. İnatlaşmadan, ama farkında olarak ve savaşmadan, eğer istiyorsa bu saygısızlıktan kurtuladabilir. Her şey o kadar basit değil, lâkin özür dileme hakkı bakidir.
Samimi ve içten bir özür belki her şeyi telafi etmeyedebilir ve hatta insanın kendisine olan saygısını da geri getirmeyebilir, fakat bir başkaldırı ve bir isyan ediştir; bilenlere ilan bilmeyenlere uyarıdır. Zira farkında olarak dilenen bir özrün kabul merci de yoktur, hassas kalplerde vuku bulur, bulması da yeterlidir.
Özrün muhatabı özür dilenen değil, özür dileyendir! Bir başka deyişle kişinin muhatabı gene kişinin kendisidir, kişi cümlenin öznesi ve aynı zamanda dolaylı tümlecidir. Toparlarsak kişi kendisiyle baş başadır ki, bu da bir farkında oluştur.
Zaten hayat da farkındalıkla başlamıyor mu? Fark edilmemiş bir hayat, hayat mıdır nazlı hanım? O halde uyanmak için sebebimizin olduğu kısa bir zaman dilimi de, ne için uyandığımızı bilmediğimiz 30 seneden daha kıymetli değil midir, bir düşünsenize.
Tam bu esnada muhalif cepheden gelen, ‘Kaybettikten sonra gelen aydınlanma, kıymetli olsa da neye yarar?’ sorusu yersiz midir? Elini sıkamayacağın dostun yokluğunda örneğin, ya da gül benizli yüzünü öpemeyeceğin yarin yokluğundaki, geç kalınmış farkındalık kimin umurunda olur.
Nihayetinde zaman; en çok da kendini kaybetmemeyi öğreten bir öğretmen değil midir? O halde bize geriye kalan, kazanılacak günlerimizin üzerine korkmadan ve umutla yürümekten başka ne olabilir?
Evet, dünya gerçekten hassas kalpler için bir cehennem, diyerek konuyu daha ikinci paragrafta bitirebilirdim ama neden olsundu? O zaman umudu nereye koyardık, iyi pazarlar.

Yorum bırakın