Rektör ile vektör arasına sığışmış bir çocuklukta, hangisinin daha büyük olduğuna kafa yormakla geçen zamanlarımız oldu, R harfinin orak çekiç figürleri türetmekten daha belirgin özelliğinin, telaffuz edilme güçlüğü olduğu düşünülünce, ‘Vektör’ün üniversiteyi yönetmesi daha akla uygun geliyordu haliyle, adam olup olamadığım hususunu babama bırakırsak, büyüyünce üniversiteyi ‘vektör’ün yönetmediğini öğrenme şoku az karıştırmamıştı ergen zihnimi.
Rektör, rektörlük, rektörlerimiz.. Sizi yakın tarihimizde kısa bir yolculuğa çıkarmak istiyorum, yıl 1933, bu tarihin dedemin kimlikte yazılı olan doğum tarihi olması dışında bir başka önemi daha var, 1 Ağustos’ta, TBMM tarafından, henüz on yaşında olan genç bir cumhuriyetin ilk üniversitesi kuruldu, tabii ki bu günlerden habersiz! İstanbul Üniversitesi. Ülkemizde üniversiteler, ilk kuruluşlarını dayandıracak bir yer ve tarih bulma maharetleri münasebetiyle sidik yarışında olduklarından, işin öğretim kısmına hiç girmiyorum, hepimizin malumu zira! Bu küçük sosyolojik eleştiriyle hem nalına hem mıhına vurduktan sonra, asıl mesele olan atın toynağına gelebiliriz artık. Bilmeyip de bilmek isteyenler ya da merak edenler için, cumhuriyet tarihimizin ilk rektörü Ordinaryüs Profesör Doktor Neşet Ömer İrdelp.
Bu bir kaç entelektüel bilgiyle donandıysak, şöyle bir 3 sene öncesine doğru geri gelelim, Boğaziçi Üniversitesi’ne bir rektör atadılar, Bulu, soy ismindeki hava ingilizcede göğün rengine karşılık gelse de kendisinin ülkemizde bıraktığı tek karşılık, liyakatin karşısında olmasıydı.
Hatırlıyor musunuz üniversitemizi polisler bastı! Gözünüzde canlanıyor mu, bir üniversite kelepçelendi, göz altına alındı, mümkün olsa tutuklayacaklardı ama binayı cezaevine taşıyamadıydılar, hurafeye göre temelin altından girip raylı sistemle Silivri açıklarına taşınması da düşünülmüşse de yerini topraktan girecek Araplara satma konusunda parsel parsel anlaşamamışlar!
Aman bilmeyenler tasalanmasın, binayı tutuklayamayanlar hızlarına alamayıp gencecik çocuklarımızı hapsetmişlerdi. Çelik gibi iradeleriyle bu haysiyetsizliğin karşısında duran akademisyenler, hem öğrencilerine örnek olup hem de görebilenlere bir şeref dersi veriyorlardı, sonunda hiç de beklenmeyen bir şey olmuş, ülkemizin yeni yönetim şekli olan torpiliyet çok küçük bir yara almıştı, bu yara, dünya akademik tarihi için küçük, ülkemiz için büyük bir adımdı, bizim de bir nebze olsun yüreğimiz soğumuştu 🙂
2023’ün ortalarıydı, yine bir 1 ağustos günü 90 yıllık çınar, İstanbul Üniversitesi’ne rektör ataması yapıldı, bilin bakalım kim, ismi lazım değil nam-ı diğer Osmükzade.. Tuttu koskoca İstanbul Üniversitesi’nin resmi sayfasından bir otele giydirdi! Başındaki kurumun birinci sınıfındaki çocukların seviyesinin altında kaldığım için üzgünüm ama boşuna almadı o namı benden! Bazı koltuklar bazı insanlara ağır geliyor maalesef, bazı insanlar bazı koltukları kaldıramıyor, halbuki koltuğun insanı kaldırması gerekirdi değil mi! ama işte bu terazi bu sikleti çekmiyor ya da bu minare bu kılıfa sığmıyor hangisini isterseniz seçin beğenin alın..
Yetmedi
2023’ün sonlarına doğru gelirken bir rektör haber ile daha sarsıldı cağnım ülkem, yapmayın bu sene bu kadar olumsuzluk yeter, bu haberle 2024’e giriş yaparsanız hem ülkede hiç bir şey değişmediğini cümle aleme tekrar göstermiş olur hem de susamış yüreklere bir nebze daha kor atarsınız dedimse de dinletemedim. Ve olan oldu, herbokumsu tartışma programlarının hararetli şeysi, laf aramızda karşısındaki tartışmacıya (bu da nasıl bir deyimse!), biraz da şeyce, “beni hedef gösteriyorsun” diyerek kendini nimetten saymaktan bir adım öteye gidemeyen… Neyse işte Selman Öğüt rektör oldu, üniversite ne ki rektörü de ne olsun deyip geçebilirdim, fakat bu olayın altında yatan gizli sırrı ifşa ediyorum, toplanın! Arkadaşlar, diyorlar ki ‘Değil Melih Bulu, Selman Öğüt bile olsanız, yine de rektör olabilirsiniz, yeter ki bizden olun.’
E tabi canım siz de haklısınız, rektörlük de bir şey mi, düşük profilli başbakan bile oldu, benimki de laf işte..

Yorum bırakın