Bundan tam on dört sene önceydi, ben o zaman genç üniversiteli bir de Şanlı Cimbomlu..

Başarısız geçmiş üç sezonun ardından gönüllerin hocası, imparator Fatih Terim üçüncü kez takımın başına getirilmiş, çocukluğumuzun rüya takımı Arsenal’ın dünyaca ünlü sağ beki Emmanuel Eboue transfer edilmiş, yanına çeklerin kemik kıran stoperi Tomas Ujfalusi alınmış, onun hemen önüne İtalya’da yılın bidonu seçilen brezilya’lı bulldog Felipe Melo monte edilmiş ama; daha sonrasında ‘tanrının eliydi’ dediği kurtarışıyla bizi Uefa Kupası’nda penaltılara taşımış Claudio Taffarel’den, Faryd Mondragon’a miras 1 numaramız, tam dört sezon hoyrat ellerde; kafadan kontak Orkun’un mu eline geçmemiş, İtalyan erkeği De Sanctis mi görmemiş, diktatör Franco’nun adaşı Leo Franco’nun eline mi kalmamış, Zapata’ların Ufuk’ların elinde çile mi çekmemişti..

Ahh sevgili okur bilmeyenleriniz vardır belki, gözlerimiz kanadı ayol, Fenerbahçe’li Selçuk orta sahadan gol attıkça bize yeni kaleci geldi, mahalle takımınızda oynatmayacağınız, Allah’ın kazması her şutuyla bir kalecimizin bizdeki ömrüne son veriyordu, sanırım son 3 sezonun neden başarısız geçtiği de anlaşılmıştır, lafın tamamı deliye anlatılır zira.. 

İşte böyle puslu bir hava’da, Lazio’ya; henüz bir sezon önce 4,5 milyon Euroya aldığımız Lorik Cana’yı verip, yetmezmiş gibi üzerine bir de 6,5 milyon Euro ödeyerek 25 yaşında bir bebe transfer ettik.. Bu parada da ne varmış diye burun bükenlere peşinen söyleyeyim, Muslera’ya ödenen bu bedel 2011 yılına kadarki kaleci transfer ücretlerinde ilk on içerisinde yer alıyordu, gerçi biz Şanlı Cimbomlular böyle durumlara idmanlıydık, zira mazimizde dünyanın en pahalı forvetlerinden süper Mario Jardel yer alıyordu..

Uzatmayalım bizim bebe ilk maçına çıktı, sırtında 25 numaralı forması (1 numara altı yıllık yedek kalecide, ne hallere geldiğimizi varın siz düşünün), e o zaman yaz tatili, köy kahvesinde sandalyelerden sıralı tribün yapmış maçı izliyoruz, rakip siyasetin ülke futboluna soktuğu sevimsiz bir İstanbul belediye takımı, abi koydular mı bize 2-0, bizim bebe de yedi mi ilk maçtan iki hatalı gol, Allah’ıımmm, ellerinin küçüklüğü mü kalmadı, çelimsizliği mi, kaleyi dolduramıyor mu demediler, yeni bir sendrom mu, laf aramızda ben bile a bu adamı ne b.k yemeye almışlar dedim, vallaha dedim..

Şeytanın kulağına kurşun, bebe ikinci maçı kazasız atlattı derken bebeyle şampiyon olduk, sezon bitti yaz kampında Emirates Cup’da bile şampiyon olduk, bi sonraki sezon Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final, Manchester’da penaltı bile kurtardı, hatta takımda herkes gol atıyorsa benim neyim eksik diyerek penaltının başına geçip gol bile attı, ve sezon sonu yine şampiyon.. Bebe bize biz bebeye alıştık, bir de bebenin maçı orta sahadan izlemesine, o kaleden uzağa çıkmalarıyla öyle jeneriklik goller yedi ki o golleri toplasak dünyanın en güzel golleri klibinde kendilerine yer bulurlardı..

Yıllar aktı, zaman geçti bebe evlendi, iki baş dört ayak oldu, yetmedi çoluk çocuğa karıştı, bizim bebe oldu mu baba, babanın bizi tek başına şampiyon yaptığı bile oldu, en az iki sezon sayarım.. Avrupa’nın devleri peşine mi düşmedi, transfer dedikoduları içinde ha gitti ha gidiyor derken, baba hep bizde kaldı, boru değil sevgili okur, baba dünyanın en çok kazanan kalecileri arasındaydı hep, zira şanlı Şanlı Cimbom bir his takımıdır!

Baba bazı maçlarda da bizi yakmadı değil, hem de lig Avrupa farketmeksizin ama Şampiyonlar liginde bi çeyrek final daha gördük babayla ve bu bizim son Avrupa başarımızdı ve de sayısız şampiyonluk..

Eşyanın tabiatıdır, babanın bi yuhlanmadığı kalmıştı, bu son sezonunda onu da gördük hamdolsun, e ama biraz haketmedi de değil! Baba da bunun üstüne dayanamadı bıraktı, babaların ağrına gider zira, bana da soracak olursanız kesin bu yüzden bıraktı, yoksa baba en az bir sezon daha bizimle kalırdı, ama bir baba olarak evlatların kadirbilmezliğini bir daha yaşamak istemedi, e babalık da biraz duracağın yeri bilmek değil midir sevgili okur?

Baba bıraktı, sırtında yine 25 numaralı forma, elinde 25. şampiyonluk kupası, üstelik 3 yıldızlı aldığı forma artık 5 yıldızlıydı ve gözyaşları içinde, O ağladı, biz ağladık, şukular şelale.. Tam on dört sene dile kolay, ama baba on dört sene ekmeğini yediği ülkenin diliyle bir röportaj veremeden gitti ya bize de yuh olsun, bunu da bir kere yüzüne vur(a)madık, bizim ülkenin topçuları Avrupa’ya gidip, kalabilirse, bir iki sene içinde o ülkenin dilini öğrenemediklerinde demediğimizi bırakmayan biz, söz konusu baba olunca aşağılık kompleksine kapıldık ellaam, bir yaz günüydü..

Categories:

Yorum bırakın