Hayatımın öncesi ve sonrası vardı, ondan önce ve ondan sonra, yani buketten önce ve buketten sonra.. öyle sıradan edilmiş bir laf değil a dostlar, büyüdüm ben buketten sonra, ergen bir çocuktum; bazen çocuklar ergenliğe geç girer, bazen de ergenlikten çıkış geç olur.. benim ergenlikse yirmili yaşlara henüz gelirken, en yoğun, en dramatik, en boktan zamanında kendini iyice hissettirdi.. bilirsiniz yengeç bir yaz çocuğuysanız yaz ayları hep zor geçer, doğum gününüz pek kutlanmaz mesela, işte böyle ağır meselelerimiz vardı bizim de.. her yengeç gibi platonik aşık olur, daha ortaokul sıralarında şiirle tanışır, şairlerin özgür nazım şiirlerini çevirir, kopyası orjinalinden menkul çabalarımız dışında pek de edebi eseri olmayan bir şeyler çıkarırdık.. mesela bize soracak olursanız şiir ezberlemenin ve şiir okumanın dünyanın en değerli, en kıymetli yeteneği olduğunu çekinmeden söyleyebilirdik sizlere, hele bir iki satır kara kalem karalamalarımız da varsa, toplum nezdindeki değerimiz sadrazamın sol taşağına denk olmalıydı şüphesiz, hatta hazretleriyle cenk bile edebilirdik, kazanan biz olurduk muhakkak.. evet gördüğünüz üzere bir yengeç ergeniyseniz hayat gerçekten çok zor sevgili okur..
Bu tek düzelikte geçen, masum ama şimdilerde bakınca keşke hep öyle kalsaymış diyebileceğim hayatımın içinden, kara bir treni andırır gibi yavaş ama gevur bir buldozer gibi yıkıcı bir sevda geçti ama ne sevda, büyüklüğü deprem, yıkıcılığı un ufak, şiddeti beyin sarsıntısı, etkisi kelebek.. yok olmanın katlanılmaz ağırlığı, öyle bir yok oluş ki kendinle beraber inandığın bütün değerler, doğru bildiğin bütün denklem ve değer verilen tüm arkadaşlıklar yerle bir.. bir sevdadan diğerine gidilen o en uzun mesafeden daha uzun, en hızlı süratten daha yavaş (ya da süratli), ama asla bir varış noktası olmayan yolculuk, kendi içinden; senden sana, içindeki senden içindeki bir başka sana, bir devinim, bir döngü ama asla bir menzili yok..
Hazırlanın uzunca bir yolculuk başlıyor, sizlere yirmi birinci yüzyılın en Yeşilçam aşkını anlatacağım.. Üniversite yıllarının ikincisinde ve henüz daha başlarında, yeni gelen üniversitelilere gelin bize katılın, yeni bir aileniz olsun tatavalarıyla standlar kurmuştuk, bilirsiniz işte kulüpçülük işleri, ilk senenin sonunda sırf uyuz olduğumuz birileri yönetime girmesin diye, biraz da hırsla, kendimizi bir kulübün yönetiminde bulmuştuk, yeni gelenlerin kayıt işlemlerini hallettikten sonra, onlara kim olduğumuzu neler yaptığımızı falan anlatmamız gerekiyordu, sinevizyon kurulmuş hazırlıklar tamamlanmış, tam o sıralarda bir amfi kürsüsünün üstünde sağı solu kontrol ederken, bir çift kahverengi göz belirdi merdivenlerde, gelişigüzel bırakılmış iki kanatlı amfi kapısı İsa’nın havarileri gibi gidip geliyordu ardı sıra.. bir çift kahverengi göz ama nasıl bir masumiyet, sanırsın bir çocuğun mahcubiyeti iki yanağında toplanmış, bir roman karakteri, bir masal perisi..
Ama öyle erkekliğe bok sürmek olur mu, ne yani gönlümüz kaydı diye bir güzele, ağır abiliğimize halel mi getireceğiz, hafazanallah.. her şey yolunda gitti sayın okur, tıkırında yani, ne ben ekstra bişey yaptım, ne de O’nun benim duygularımdan haberi oldu, belki hissetti ama işte o kadar.. geldi zaman gitti zaman, nihayetinde geçti zaman, biz yol aldık hazırlıklar yapıldı, toplantılar oldu ve bütün metropolün bizden haberinin olduğu bir etkinlikle çıktık seyircinin karşısına, bizden derken; Buket’le benden değil he yanlış anlaşılmasın, kulübümüzden, iki gün iki akşam süren etkinliklerin sonunda muhteşem bir pandomim gösterisiyle kapattık perdeyi, kürsülere çıkıldı, plaketler verildi, teşekkürler edildi onurlandırıldı, onurlanıldı, az daha ülkenin radyo televizyon kurulundan yayınlanacaktı aşkımız ama duj mihraklar her zamanki gibi oyun etti, e öğrenciyiz o yıllar, paramız da yok ki bastırıp da şöhret olalım, fakirliğin gözü kör olsun sevgili okur.. bilenler bilir sorumluluk altında aşırı mükemmelliyetçi, disiplinli ve hassas olurum, eh ziyadesiyle de gergin.. o aralıkların birinde buket dedi ki;
-sen bana kızdın, la havle ve la kuvvet, kızım ben sana niye kızayım, ulan ağzıma geliyor söyleyemiyorum da ‘insan sevdiğine kızar mı be zalımın kızı’ diye, meğerse bu şehir çocuklarının kızma dedikleri de görev bilincinlen ‘sen şunu yap’ ‘sen onu hallet’ dememizmiş, sonrasında toplantılar yapıldı, ne üzerime gelindi de ağzımı doldurup bi hasiktirin ordan diyemedim, neyse şimdi diyorum ha siktirin oradan şehir bebeleri, biz Anadolu çocuklarının da tarzı böyle, işinize geliyorsa, beğenmeyen küçük kızına almasın..
Kulübüm beni yeni bir göreve yönlendirdi, şehrin gençlik meclisinde temsiliyet, kaçar mı Anadolu çocuğundan, yanımda da birini götürmeliymişim ve mutlaka bir kadın üye, tam bu noktada hepinizin aklından geçen fesat düşünceleri duyuyor gibiyim, ama yapmadım ulan, Anadolu çocuğuyuz dedik da bir kere boru mu yani, sığar mı işimizi aşkımıza alet etmeye, lakin sığdı sayın okur fakat şöyle, anlatayım; gelmesini istediğim bir kaç yönetici arkadaşa uygun olup olmadıklarını sordum ve hepsi sözleşmiş gibi yenilerden bir arkadaşın gitmesi gerektiği konusunda fikir birliğine vardılar, zira bu tarz toplantılarda bulunup tecrübe edinilmesi mühim, e artık siz de takdir edersiniz ki geriye tek ve bir doğal üye kalıyor sayın okur, Beşiktaş’ta buluştuk bir çift kahverengi gözle, ardından Kabataş’tan tramvaya bindik, bana sorarsanız asıl nostaljik tramvay kabataş-Bağcılar tramvayıdır, son durağı da Sirkeci olmalıdır, çünkü bizim yolculuğumuz orada bitti, derken bitiminde başkanlarıma, adıma teşekkür edilen telefonların bile geldiği bir toplantı oldu ama kimin umrunda, çünkü biz o toplantının bitiminde tarihi yarımada’da yürüdük, evlat katili Kanuni’nin günahlarına kefaret yaptırdığı camisinin taş duvarlarının yanından adımlayıp, o muhteşem çarşının içinden geçerek, İstanbul’un en güzel manzarasına birlikte bakmaya gidiyorduk, ağzımda dilime sabahtan salça olmuş bir şarkı ‘haydi gel içelim’ söylenir mi olum bu şarkı, mal mısın evladım, yeri mi zamanı mı.. bir iki derken günahkarın camisinin yanında daha dayanamadı kız:
-ne ima ediyorsun,
-anlamadım
-sabahtan beri ağzında haydi gel içelim, içmeye gitmeyi mi ima ediyorsun, içmeye mi gidelim.. ne içkisi kızım kafayı mı yedin sen, ağzımıza kadeh sürmüşlüğümüz yok ne içkisi Allah aşkına, tövbe estafurullah
-gidiyoruz işte kahve içmeye, gittik sayın okur, Galata kulesi, kız kulesi ve sarayburnu’nu birlikte gören bir masaya oturduk, karşımda O, O manzarayı seyretti ben O’nu, yemin bile edebilirim a dostlar bir çift kahverengi göz İstanbul’dan (da) güzeldi, o gözler için, uğruna kanlar dökülen, canlar verilen bu şehri terkedip ücra bir Rumeli kasabasında bütün ömrümü geçirebilirdim.. konuşuldu, sohbetler edildi, İstanbul’a da yeni gelmiş, zaman geçti vakit doldu, kalkalım oldu, kalktık ama bir kez daha buluşup Yeditepeli şehri gezmek için sözleşerek…

Yorum bırakın