Ben size dedemle akran olduğumdan bahsetmiş miydim, henüz daha 10’lu yaşların başındaydım, 11-12-13 ama 15 yoktum, çok iyi hatırlıyorum, çünkü 15 yaşımdan sonra hayatımın yol ayrımına geldiğimi, onlu yaşlardan yaklaşık on yıl sonra farkettiğimde artık çok geçti..
Ama ben size bugün, o zamanlar hiç sevmediğim fakat şimdilerde düşününce hayatımın en güzel yıllarıymış dediğim, o 10’lu yaşların başından bahsedeceğim.. Tipik bir Anadolu kasabasındaysanız hayat size çok erken sorumluluklar yüklüyor, benim o yaşlardaki en büyük sorumluluklarımdan biri de hayvanlarımızdı. Akşam okul çıkışları üzerimi değişir, okul kıyafetlerinden kurtulup soluğu babamın iş yerinde alırdım, bu da bir başka sorumluluğumdu ama bu, belki başka bir yazının konusu olur. Sabahları daha karga gak demeden ahırdan kovarcasına dışarı atılan, birleştikçe çoğalan, köyün hayvan sürüsü, akşam dönüş yolunda henüz köye giriş yaparken, tam bir sorumluluk bilinciyle sürüyü karşılayıp, sürünün içerisinden, mülkün sahibi olan Allah’ın bize emanet ettiği sığırlarımızı alıp, ahırın yolunu tutardım. Sonbahar, ilkbahar ve yazın henüz başında bu döngüde geçen hayatım, kış olunca, okul çıkışları, yine üzerimi değişip, ahırda babamın yanında soluğu almam şeklinde, bir başka döngüye evriliyordu. Hayvanların içinde mutluydum bana soracak olursanız, ahırdaki ilk işim hayvanların altını temizlemek, ardından teklerini el arabasına doldurmaktı, sonra akşamın küsbesini doldurup, vakit kalırsa hayvanları tımar etmek suretiyle günü kapatıyorduk.. Kara kış geçip kurbanlıklar satıldığında ise sorumluluklarım artıyor, kalan 3-5 hayvan tamamen bana bırakılıyordu, işte benim dedemle akranlığım da tam bu zamanlarda başladı.
Görece daha sıcak geçen kışlarda kendi ahırımızda kalır, soğuk geçen bazı kışlar dedemlerin ahıra taşınırdık. Okuldan gelip ahıra yol aldığımda, dedem genelde benden önce işe başlamış olup, temel işleri halletmiş olurdu, ben danaları emzirip hayvanları yemlerken O da bi sigara yakıp benim işi bitirmemi beklerdi. Bizim ahırda olduğumuz kışlarda ise ben işimi bitirmek üzereyken gelip yine bir sigara yakardı.. Bazı bazı “işin bitti mi” diye sorduğunda, ‘bitmek üzere, yak bi sigara, sigaran bitene kadar işim de biter’ derdim, O yine sigarasını yakıp, tahta direğe bitişik, içi yarıdan fazla dolu olan yem çuvalının üzerine oturup, sırtını direğe yaslayarak, bir yandan bir sünger gibi sigarasını vakumlar, bir yandan da benim işimin bitmesini beklerdi..
Tabii ben çok sonra anladım, dedem aslında sigara içmek için değil, ben çocuk olduğumdan başıma bir şey gelmesin diye beni bekliyormuş.. Kıştan tekrar ilk bahara dönünce, hayvanlar sürüye katılmadan bir kaç gün önce, dedemle hayvanları dışarı çıkarırdık, sezon açılışını yapan hayvanlar, sırtları güneş görünce, o tarla senin bu tump benim diyerek telesip, ortalığı it oynamış yonca tarlasına çevirir, biz de onların peşine koşmaktan perişan olurduk, tabii dedem o zamanlar genç, 50’lerin sonunda var 60’ların başında yoktu, zaten onu koşar halde hatırladığım tek ve son zamanlardı.. Bazı da camii çıkışlarında, camiye giden dar yolda, minyatür kale maç yaparken denk gelirdik, topa futbol geçmişi olmayan, ihtiyarlığına merdiven dayamış bir adamdan beklenmeyen sertlikte vururdu, müthiş şut atardı..
Ömrünün son yıllarına doğru İstanbul’a taşınmış, 3-4 sene de birlikte yaşamıştık, bir büyükle incitmeden, yaşından büyük şakalaşmayı da onunla öğrendim, o da ömrünün sonuna dek hiç alınmadı bana..
İnadımı da ondan almışım, sinirlendiğinde “yemiyem” dediğinde, daha kimseye minnet etmemek için suya ekmek banıp yerdi, o kadar bir inat.. Yemeğin sonuna doğru doyduğunda da “getmiyi” diyip sofradan kalkardı, kalkış o kalkış daha tut ki yediresin..
Ömrünün sonunda da amansız hastalığa yakalandı, vücudunu yakalayan illet hafızasına kadar rahat bırakmadı, akranımla yer değiştik, O çocuklaştı ben ise büyümüştüm, O ahırda benim başımı beklerdi, ben de yatakta onun başını beklemeye başladım, bazen çıkamadığı merdivenlerde omzuma, bazen yatamadığı yatağına yatırmak için kucağıma aldım..
Bana kendine has üslubuyla seslenmeyi hiç unutmadı, evdeki son görüşüm kamerada bana el sallarkendi, yoğun bakımdan önceki son geceyi hastanenin acilinde geçirdik, kaslarıyla nefes almaya çalışıyor, bizim de ciğerimizi alıyordu.. Yüreğimiz ağzımızda, doktorların entübe edeceğiz, etmeyeceğiz kararsızlığıyla sabah ettik, sedyeyle yoğun bakıma girerken son kez yüzünden öptüm ama ne öpüş, birlikte son sabahı karşılamamızmış meğer, halbuki ne bayram sabahlarına uyanmıştık birlikte..
O gün akşamı zor ettim, yarın bir şeye hazırlanacakmışım gibi hayatımda hiç yatmadığım kadar erken yatıp, kabuslarla dolu 1 Aralık gecesinin pazar sabahında yine hiç olmayacak şekilde telefonum acı acı çalmasıyla uyandım, açmak istemiyordum, çünkü uykulu gözlerle arayan numarayı farketmem uzun sürmemişti. Telefonun ucundaki ses, “Sabah saat 9’da Kenan beyin kalbi durdu müdahale ettik” derken, ben, ‘döndü’ diyecek diye bekledim, “maalesef kurtaramadık, vefat etti” dedi.
Tahta bir tabutun içerisinde gördüm en son, son kez taşıdım dedemi omzumda ve son kez kucağıma alıp kara toprağın bağrına bıraktım beyaz damatlık içinde, yatarken sırtını örterdim, bu kez toprak yasladım sırtına, akranımı kaybettim.

Halim Mercimek için bir cevap yazın Cevabı iptal et